More servicesWindows Live
HomeHotmailSpacesOneCare
 
MSN
Sign in
 
 
Spaces home  RahmetliPhotosProfileFriendsBlog Tools Explore the Spaces community

Blog

September 29

Vahy-Kuran/Sünnet

VAHİY -  KURAN/SÜNNET

 

Risalet Allah’ın kulları arasından birisini seçerek, O’nun aracılığıyla egemenliğini insanlara duyurması, emir ve yasaklarını yine O’nun aracılığıyla insanlara iletmesine denir. Bu iletinin adına vahiy diyoruz. Bu anlamda Müslümanlar arasında her hangi bir problem yoktur. Kur’an Hz.Muhammed’e vahiy yoluyla tüm insanlığa duyurulmak üzere gönderilmiş bir kitaptır. Bu bakımdan Kur’an denilince vahiy, vahiy denilince de akla hemen Kur’an gelmektedir. Bu anlamda Kur’an tilavet edilen vahiydir. Şu da bir gerçek ki Resulullah’ın Kur’an’ı hayata geçirirken ortaya koyduğu sünneti de Müslümanların dikkate alması gereken, örnekliğini de yine Kuran’ın yönlendirmesiyle kabul ettiği bir gerçektir.33/21 Sünnet bize yaşayan Kuran’ın, Kur’an toplumunun nasıl olduğu ve oluştuğunu görebilmemize yardımcı olan önemli bir kaynaktır. Sünnet Kuranın hayata geçiriliş biçimidir. Bu anlamda bağlayıcıdır, dikkate alınmalıdır. Ancak sünnet vahiy değil, vahyin bir eseridir, sonucudur. Bu realiteyi de asla gözden ırak tutmamamız gerekir. Sünnetin vahiy olarak kabul edilmesi ciddi bir problem teşkil etmez aslında. Problem bir tür vahyin (Kur’an) korunma altına alınması, içerisine hiçbir beşer sözünün bulaşmaması, diğerinin ise sünnetin (vahy-i gayri metluv-Kur’an dışı vahiy) korunma altına alınmaması. Unutulup gitmesi riski  önemli bir risktir, içine beşerin müdahalesi daha ciddi bir risktir. Eğer biz ahir zaman kulları, Resulullah’ın (sav) nuruyla şereflenememiş bizler eğer Resulullah’a (sav) gelen bu iki tür vahyin tamamından sorumlu isek ki, vahiy olarak değerlendirildiğinde muhatap olmamız kaçınılmazdır, vah bizim halimize...

Eğer Resulullah’ın (sav) tüm yapıp etmelerini vahiy olarak değerlendirirsek, işimiz daha bir zor. Hangisi vahiy. Yatıp uyumasından, deveye binmesine kadar uzanan geniş bir vahiyler zinciri...

Ve kaybolup giden, dolayısıyla kulluğumuzun eksik kalmasına sebebiyet veren yapıp-etmeler...

Geçip giden her zaman diliminde biraz daha eksilen, unutulan ve eskiyen bir din.

Bu kabul kulluğu bireysel boyutta değerlendirenlerin kabulüdür.Yirmi dört saatlik bir kurgu ile işin içinden sıyrılan bir kulluk bilinci. Hayata hakim olmaya çalışan tağutları umursamadan, hayatı parsel parsel kuşatan zalimlere kulak asmadan yönünü sadece Allah’a yönelerek oluşturulan günlük müslüman tipi... Ve nesil nesil kaybolan yitip giden insancıklar... Tabii bu  asla kabul edemeyeceğimiz bir anlayış, her ne kadar müntesipleri azımsanamayacak kadar çok olsa da.

Asıl problem Resulullah’ın (sav) Kur’an’da yer almayan uygulamalarının bir kısmını vahiy, bir kısmını beşeri olarak değerlendiren anlayışta. Bu anlayış, Kuranda ayrıntısı zikredilmeyen ama Müslümanların yapmakla yükümlü oldukları görevlerinin ayrıntılarının peygambere bir nevi vahiy ile bildirildiği yönünde. Ta başta zikrettiğim koruma altında olmadığı için beşer elinin karışabildiği gayri metluv vahiy aracılığıyla oluşturulduğu zannedilen bu yapıp etmelerin –içinde farklı uygulamaları barındıran- hangisinin daha sahih olduğunu bulup çıkartmak herhalde bazı hadis alimlerinin veya mezhep imamlarının eline bırakılmamıştır.

Diyelim ki namazın kılınış biçimini Şafiye göre mi, yoksa Hanefiye göre mi belirliyeceğiz.

Bu konuda muhayyer olacaksak o zaman vahyin ne önemi kalır. Maazallah terk etmiş olma riski ile hesaba çekilmemiz söz konusu.

Öte yandan sadece Kuran baz alınarak yapa geldiğimiz tüm davranışların ayrıntılandırılması ise zor görünüyor.

Namazın rekatlarından tutun da vakitlerine varıncaya kadar var olan uygulana gelen ayrıntılar. Kaç kez rüku kaç kez secde edeceğiz. Hangi rekatta kalkıp hangisinde oturacağız. Niye sabah iki de akşam üç gibi sorular, ister istemez Kur’an’ın dışında bir vahiy olgusunu kabul etmeye zorlamıştır insanları. Bu nedenle Kur’an dışı bir vahiy kabulü ve bu kabul baştaki korunmuş ve beşer müdahalesinin asla olmadığı bir dine mensubiyeti zedeler. O zaman meseleyi Kuran merkezli çözmek zorunda Müslümanlar. Allah, Resulüne vahyettiği ayetler ile hem Resulün şahsını, hem de etrafında bulunan insanları değiştirmeye, onlara tevhidi bir format kazandırmaya çalışıyordu. Bu formasyon Kuran’ın dışında başka bir veriyle asla gerçekleşmiyordu. Peki öyleyse en azından şu namaz meselesini nasıl izah edeceğiz.

Namaz Kuran’ın da belirttiği gibi ta İbrahim döneminden beri icra edilen, Allah’a yönelişin sembolü haline gelmiş bir ibadettir. Bu ibadet tıpkı günümüzde kendisine şirk bulaşmış bir sürü insanın yapa geldiği gibi o zaman diliminde de toplumun tamamı tarafından icra edilmese de yapıla gelen bir ibadetti. Kuran bu ibadeti hac ibadetini şeklen koruduğu gibi korumuş, küçük rötuşlarla tevhidi bir ibadet haline yani ilk İbrahim dönemindeki haline getirmiştir. Kuran okumayı (kıratı) merkezine almış, var olan rüku ve secdeyi ayniyle hatta vakit ve rekatlarını da korumuştur. Tüm bu olup bitenlerde Resulullah’ın (sav) inisiyatifini de göz ardı etmememiz gerekir. Öyle ki Resulullah da zaman zaman bu ibadeti daha disiplinli bir hale koymak için gerekli müdahalelerde bulunmuş, ve bu Rabbimizin müdahalesi olmadığı sürece müminleri hem o zaman diliminde hem de bu dönemde bağlayıcı kılmıştır. Yaşayan sünnet ....

Romayı yeniden keşfetmek yerine Kuran’la çeliştiğine inandığımız yerleri tasfiye ederek, bu ibadeti yine olduğu gibi korumak, bu ibadetin açılımı dolayısıyla Kuran dışı bir vahyi kabul ederek, beşer müdahalesini meşru saymaktan daha sağlıklı bir yöntem olsa gerektir. Asıl olan namaz da değişmeyen ve ortak olan ritüelleri bulup ümmet arasında vahdeti sağlayarak, bir tevhid eylemi olarak namazı yeniden inşa etmektir.

 

İbrahim Gülter

İzmir

 

December 11

alıntı

Tevhit ve panteon

 

Tevhit, tüm varlık ve oluşta tek ve aynı kudretin egemen olmasıdır. Realite tektir. Var eden, yapıp - eden, hükmeden kuvvet tektir. Atomdan galaksilere kadar her birim ve boyutta ayni realite geçerlidir. İncirin çekirdeğinde hangi gerçek ve kanunlar hükmediyorsa incirin ağacında da o gerçek ve kanunlar hükmeder.

Kur'an'a göre, tevhidin omurga noktası ve en önemli belirişi, dinde kurucu ve koyucunun yani söz sahibinin tekliğidir. Dinde kurucu ve koyucu yalnız ve yalnız Allah’tır. Tek'in, Bir'in hüküm ve sözünü açıklayan, nakleden, taşıyan kuvvetler birden fazla olabilir; ama hükmün sahibi ve kaynağı tektir. Sahip ve kaynağı değil çoğaltmak, ikilemek bile tevhidi bozar.

Hüküm ve söz sahibini Tek ve Bir olmaktan çıkarmak şirk adini alıyor. Türkçe'deki şirketle ayni kökten ve ayni anlamda bir kelime. Söz hakkini birden fazla kuvvetin, kişinin kullanması demek. Dinde şirk veya şirket, hüküm ve buyruk hakkini kullanmada, su veya bu gerekçeyle Allah’ın yanına birini veya birilerini, bir şeyi veya bir şeyleri ilave etmek anlamını taşıyor.

Şirk, Allah’ın yanına bir kişi veya bir şeyi koymak seklinde adî bir ortaklık görünümünde olabileceği gibi, onlarca hatta yüzlerce elemanın söz sahibi olduğu bir anonim ortaklık görünümünde de olabilir. Hint şirkinde ilahların şayisi binlerle ifade ediliyor. Şirk ve şirkette Allah’ın yanına ortak olarak konan kişi veya kuvvetin seçkin, kutsal olması şirkin doğuşunu ne engeller ne de geciktirir. Allah’ın olması gereken hükümden Allah dışında birine pay çıkarılmışsa kullanılan ortağın Firavun olması ile Musa olması arasında fark yoktur. Kur'an'ın ısrarla altını çizdiği tevhit sırlarından biri de budur.

Hüküm ve buyrukta 'tek ve mutlak söz sahibi' yerine 'söz sahipleri'nden bahsedildiği anda tevhidin yerini panteon alır.

Panteon, Eski Yunanda ilahlar arenası veya parlamentosu anlamındaydı. Panteon, her biri bir konuda söz sahibi olan ilahların, bas ilah Zeus liderliğinde karar aldıkları bir platformdur. Bu platforma Eski Yunan paganizmi, zaman içinde bazı 'büyük ve seçkin kişilerin ruhları’nı da söz ve oy sahibi olarak katmıştır. Panteon, giderek bir anonim şirkete dönüşmüştür.

İslam öncesi Arap Yarımadası’nda da tipik bir panteon vardır. Dini, tıpkı Eski Yunandaki gibi, ilahlar panteonu kotarmaktaydı. Kurban’da; kaos, kahir zulüm kaynağı olarak eleştirilen şirk, iste bu panteon tarafından yönetilen 'ilahlar dini'dir.

Şirk veya panteon bahsinde su iki noktanın altını da çiziyor Kur’un: Şirk, bir dinsizlik değildir, ateizm hiç değildir. Tam aksine, şirk, insanlık tarihinin en yaman ve inatçı dinidir. Tevhitle tek farkı, şirkte söz ve hüküm sahibinin birden çok olmasıdır.

Altı çizilen noktaların ikincisi su ürpertici tespittir: Şirk dininde, panteonun basında Allah vardır. Birçoğumuzun gözden kaçırdığı bu nokta, şirki tanıma ve tevhitle farkını kavrama bakımından en hayatî noktadır. Yani Arap cahiliyle panteonunda, bazılarının sandığı gibi, Allah’ın inkárı yoktur. Kur'an'ın açık ve tartışma üstü ifadesiyle: 'Eğer o şirke batmışlara, gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim hükmüne boyun eğdirdi? diye sorsan, yemin olsun ki, Allah diyeceklerdir.' (bk. Ankebût, 61; Lukman, 25)

Bir şeyi daha ekliyor Kur’an: Panteon mantığı, Allah’ın yanına ortaklar koyarken Allah'a güçsüzlük, yetersizlik isnat etmez. İkincil, üçüncül... ilahlara yer vermesini şu gerekçeyle açıklar: 'Bizim bunlara ibadet ve kulluk etmemiz, bunlar bizi Allah'a yaklaştırsınlar diyedir.' (Zümer, 3)

Kısaca, panteon dininde iş ve oluşlar, özellikle sonsuz kurtuluş asla ve asla tek imza ile olmamaktadır; panteonun diğer elemanlarından birinin veya birkaçının daha imzası gerekir. Tevhit veya Kur’an dininde ise hüküm ve tasarrufların tümü, o arada cennet belgesi, bir tek imza taşır. Bu, Allah’ın imzasıdır.

Allah'tan başka 'yetkililerdin de imzasına ihtiyaç duyulan din, adı ve sloganları ne olursa olsun, Kur'an'ın dini yani tevhit olamaz. Çünkü tevhit hiçbir alanda ikilik kabul etmez.

Yaşar Nuri Öztürk ( gerçekten onun yazısı!!:) )

December 02

Deneme Yazıları

İlahi Bilginin Farkı
Kendisi ve var olan her şeyin bir yaratıcı tarafından var edildiğine inanan
ve bu yaratıcının yapıp etmelerinden dolayı kendisini sorumlu tuttuğunu kabul eden,
sorumlu tutulduğu konularda hesabını vereceği bir öte dünya inancını da benimseyen kişinin,
öncelikle kendisini var eden varlık hakkında doğru bilgi edinebilmesi,
sorumlu tutulduğu konular hakkında ve yapıp etmelerinin kendisini sürükleyeceği sonun mahiyeti hakkında bilgi sahibi olabilmesi için
kendisini yaratan varlığın bilgilendirmesine ihtiyacı vardır.
Bu bilginin sadece kendisini değil sosyal bir varlık olması hasebiyle kendisi gibi diğer insanları da kapsayan yönü olması,
herkes için kabul edilebilir bir iç tutarlılığı içinde barındırması gerekir.
Bu bilginin aynı zamanda insanların ortak kabulünü gerçekleştirecek bir biçimde insan oğluna sunulması gerekir. İnsanın sorumlu tutulduğu alanda diğer canlılardan kendisi ayıran belirgin seçicilik özelliğini de göz önünde tutacak olursak, bu bilginin öncelikli olarak insanoğlunun ön kabul olarak başta da belirttiğimiz yaratan ve yön veren (başıboş bırakmayan) bir varlığa iman etmesiyle değer kazanması söz konusudur. Bu ön kabul aynı zamanda bir başkasının kendi hayatına yön vermesini reddetmeyi de gerekli kılar.Bu nedenle ön kabul olmadan, yön verici ve yönlendirici bilginin kişi için bir anlamı olmaz. Bütün düğüm bu ön kabul ile çözülür. Bu düğüm başta çözülmediği sürece yaratan tarafından gönderilen bilginin bir anlamı olmaz.
Yaratanın gönderdiği bilginin ön kabul ile birlikte değerlendirilmesi,
bu bilgi doğrultusunda yaratıcının daha iyi tanınmasını,
kendisinden nasıl bir hayat düzeni kurması istendiğini,
değerler dünyasının sil baştan bu bilgi ile yeniden inşa edilmesini mümkün kılar.
Peki insan, bu bilgiye ve bilgiyi getirdiğini iddia eden kişi ve kişilere hangi kriterlerle güven duyup, hayatını şekillendirecek. Gelen bilginin güvenilirliği -gökyüzüne bakıp bir çatlak arayan kişinin yorgun düşüp aradığını bulamaması gibi bir (67/3) -iç tutarlılığa sahip olması, böylesi mükemmel bir varlık alemi ortaya koymuş yaratıcının yine öylesi bir mükemmellikte, ortaya koyduğu diğer her şey gibi bir insicam içinde olmasını gerektirir. Gelen bilginin sıradan herkesin sunabileceği bir bilginin çok üstünde, sıradan hiçbir varlığın böylesi bir bilgiyi ne getirebileceği, ne ortaya koyabileceği türden bir bilgi olmaması gerekir. Ayrıca yine yukarıda belirttiğimiz gibi sosyal bir hayatı oluşturmak için gerekli olan bu bilginin özel ve herkes tarafından kabul edilebilir bir kişiye verilmesi, -bana ne ben bana gelene uyarım gibi- bireyselliği ortadan kaldıracak nitelikte olması gerekir.
Bu açıdan olayı Kur’an perspektifinden değerlendirme adına yukarıda ki sorulara yine Kur’an’dan cevap arayalım.
 
1. Yaratan Rabb’dir.
 
2/21 EY İNSANLAR! Sizi ve sizden önce yaşamış olanları yaratan Rabbinize kulluk edin ki O'na karşı sorumluluğunuzun bilincine varasınız.
96/1 OKU yaratan Rabbin adına,
 
2. İnsan yapıp etmelerinden sorumludur, ve bunun hesabını vereceği ahiret hayatı vardır.
 
6/130 Ey cinler ve insanlar topluluğu! İçinizden, size ayetlerimi anlatan ve şu gününüzle yüzyüze geleceğiniz hususunda sizi uyaran resuller gelmedi mi? "Kendi aleyhimize tanıklık ettik." dediler.İğreti hayat onları aldattı da küfre saptıklarına ilişkin, öz benlikleri aleyhinde tanıklık ettiler.
2/85 Buna rağmen yine sizlersiniz birbirinizi katleden ve -kesinlikle yasaklanmış olduğu halde- kendi halkınızdan bir kısmını yurtlarından süren  onlara karşı günahkarlık ve nefrette yarışıp yardımlaşan ve esir olarak elinize düştüklerinde onları ancak fidye alarak bırakan! Böyle yaparak  ilahî kelâmın bir kısmına inanıyor  diğer kısmını inkar mı ediyorsunuz? Öyleyse bilin ki  içinizden böyle yapanların karşılığı  bu dünya hayatında zilletten ve Kıyamet Günü en acıklı azaba uğratılmaktan başka bir şey olmayacaktır. Zira Allah  yaptıklarınızdan gafil değildir.
2/110 Namazınızda dikkatli ve devamlı olun  arındırıcı (malî) yükümlülüğünüzü yerine getirin  çünkü kendiniz için önceden yaptığınız her iyiliği Allah katında mutlaka bulacaksınız: Unutmayın  Allah bütün yaptıklarınızı görür.
102/8. Sonra o gün, size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz.
 
3. Rabbi tanımak, sorumluluğumuzu yerine getirmekle doğru orantılıdır.
 
22/74 Bu [konuda hataya düşe]nler Allah'ın gücünü gereği gibi kavrayıp değerlendiremiyorlar; çünkü Allah, her şeyi hükmü altında tutan en yüce iktidar Sahibidir.
67 Onlar, [O'ndan başkasına kulluk edenler,] Allah hakkında doğru bir anlayışa sahip değiller; çünkü bütün yeryüzü, Kıyamet Günü O'nun için avuç içi kadar bir şey olacaktır, gökler de O'nun sağ elinde dürülmüş hale gelecek: O kudret ve egemenliğinde sınırsızdır, ve onların ortak koştukları her şeyin kat kat üstündedir!
19/30-33. Çocuk: "Ben şüphesiz Allah'ın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı, nerede olursam olayım beni mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe namaz kılmamı, zekat vermemi ve anneme iyi davranmamı emretti. Beni bedbaht bir zorba kılmadı. Doğduğum günde, öleceğim günde, dirileceğim günde bana selam olsun" dedi.
32/15 BİZİM mesajlarımıza [gerçekten] inananlar, ancak, kendilerine tebliğ edildiği zaman önünde derin bir hayranlık ve saygıyla eğilenlerdir; [onlar,] Rablerinin sınırsız ihtişamını hamd ile yüceltenler ve asla büyüklük taslamayanlardır;
 
4. Allah’tan gelende çelişki ve tutarsızlık olmaz.
 
2/2 İşte sana o Kitap! Kuşku,çelişme,tutarsızlık yok onda.Bir kılavuzdur o,korunup sakınanlar için.
4/82 Onlar bu Kur'an'ı hiç anlamaya çalışmazlar mı? Eğer o  Allah'tan başka birinden gelmiş olsaydı onda mutlaka birçok (tutarsızlık ve) çelişkiler bulurlardı!
67/3 Yedi göğü birbiriyle tam bir uyum içinde yaratan O, [ne yüce]dir: Rahmân'ın yaratışında hiçbir aksaklık göremezsin. Gözünü bir kez daha [ona] çevir: Hiç kusur görüyor musun?
 
5. Allah insana sorumluluğunu içlerinden seçtiği elçiler aracılığıyla bildirir.
 
2/151 Nitekim size  mesajlarımı iletmesi  sizi arındırması  vahiy ve hikmeti bildirmesi ve bilmediklerinizi öğretmesi için içinizden bir elçi gönderdik:
7/63 Sizi uyarabilsin ve siz de Allah'a karşı sorumluluk bilinci duyup O'nun rahmetiyle onurlanasınız diye sizin kendi içinizden birinin eliyle Rabbinizden size bir haber gelmesini niçin yadırgıyorsunuz?"
7/69 Sizi uyarabilsin diye kendi içinizden birinin eliyle; Rabbinizden size bir haber gelmesini yadırgıyor musunuz  niçin? Hiç değilse  sizi nasıl Nûh toplumunun yerine getirdi ve sizi maddî varlık olarak nasıl kat kat üstün güçlerle donattı  bunu hatırlayın. Ve artık anın Allah'ın nimetlerini ki kurtuluşa erebilesiniz!"
9/128 GERÇEK ŞU Kİ  [ey insanlar ] size kendi içinizden bir Elçi gelmiştir: sizin [öte dünyada] çekmek zorunda kalabileceğiniz sıkıntıdan ötürü kendini [zihnen] büyük bir yük altında hisseden; size çok düşkün [ve] müminlere karşı şefkat ve merhametle dolu bir Elçi...
 
6. İnsanlara gönderilen elçi de bir insandır.
 
6/8. "Ona bir melek indirilmeli değil miydi?" dediler. Bir melek indirmiş olsaydık iş bitmiş olurdu da onlara göz bile açtırılmazdı.
17/95. De ki: "Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, biz de onlara gökten peygamber olarak bir melek gönderirdik."
25/7-8. Şöyle dediler: "Bu ne biçim peygamber ki yemek yer, sokaklarda gezer? Ona, beraberinde bulunup uyaran bir melek indirilseydi ya! Yahut, kendisine bir hazine verilseydi, veya besleneceği bir bahçe olsaydı ya!" Bu zalimler, inananlara: "Siz sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz" dediler.
 
7. Allah insan ile ancak gönderdiği elçiler aracılığıyla iletişim kurar.
 
42/51. Allah bir insanla ancak vahiy suretiyle veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderir; izniyle, dilediğini vahyeder. Doğrusu O yücedir, Hakim'dir.
 
8. Gelen vahiy benzersizdir.
 
2/23 Eğer kulumuz [Muhammed]'e katımızdan safha safha indirdiğimiz vahyin bir kısmından şüphe ediyorsanız o zaman aynı değerde bir sure getirin (de görelim) ve -eğer dediğiniz doğruysa- Allah'tan başkalarını da size şahitlik etmeleri için çağırın.
6/93 Allah hakkında yalan uyduran  yahut kendisine hiçbir şey indirilmediği halde "Bu bana indirilmiştir!" diyenden daha çarpık zihniyetli kim vardır? Yahut  "Allah'ın indirdiğinin benzerini ben de indirebilirim!" diyenden? Keşke görseydin [onların halini]  bu zalimler kendilerini ölüm sancıları içinde bulduklarında ve melekler ellerini uzatarak  "Ruhlarınızı teslim edin! Allah'a doğru olmayan şeyler izafe ettiğiniz ve kibre kapılarak O'nun mesajlarını inatla küçümsediğiniz için bugün aşağılanma cezası ile cezalandırılacaksınız!" diye seslendiklerinde
11/13 ve bunun içindir ki: "Onu [Kur'an'ı] [Muhammed'in kendisi] uydurdu!" diyorlarsa, [onlara] de ki:  "Madem öyle, doğru sözlü kimselerdenseniz, o zaman, onunkilerle aynı değerde insan zihninden çıkma on sure getirin (de görelim); hem [bu iş için] Allah'tan başka kimi [yardıma] çağırabilirseniz çağırın.
14/24 ALLAH'IN, güzel-doğru bir söz için nasıl bir misal verdiğini görmüyor musun(uz)? Kökü sapasağlam, dalları göğe doğru uzanan güzel-diri bir ağaç gibi[dir o];
14/26 Ve çirkin bir sözün durumu ise, kökü toprağın üstüne çıkarılmış, bütünüyle kararsız, dayanıksız çürük bir ağacın durumuna benzer.
17/88 De ki: "Bütün insanlar ve görünmeyen varlıklar bu Kur'an'ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelselerdi ve, birbirlerine (bu konuda) destek olmak için ellerinden gelen her şeyi yapsalardı, yine de onun benzerini ortaya koyamazlardı!